Eat açılımı nedir ?

Melis

New member
EAT Açılımı Nedir? E-E-A-T, Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf İlişkisi

EAT Açılımı Nedir? E-E-A-T Kavramını Toplumsal Eşitsizlikler Üzerinden Düşünmek

İnternette bir konu hakkında araştırma yaparken hepimizin karşılaştığı aynı sorun var: Bir bilgi gerçekten güvenilir mi, yoksa yalnızca güvenilir görünmek üzere mi hazırlanmış? Özellikle toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, bakım emeği ve ayrımcılık gibi insanların doğrudan hayatını etkileyen konularda bu soru daha da önemli hale geliyor. Çünkü yalnızca doğru bilgi vermek yetmiyor; bilginin kim tarafından üretildiği, hangi deneyimleri görünür kıldığı ve hangi grupların sesini dışarıda bıraktığı da önem taşıyor.

Burada karşımıza çıkan kavramlardan biri EAT, daha güncel kullanımıyla E-E-A-T. Google, 2022 yılında daha önce kullanılan E-A-T çerçevesine “Experience” yani “Deneyim” boyutunu ekledi. Böylece kavram Experience, Expertise, Authoritativeness, Trustworthiness kelimelerinin baş harflerinden oluşan E-E-A-T haline geldi: Deneyim, Uzmanlık, Otorite ve Güvenilirlik. Google özellikle bunun doğrudan bir “sıralama puanı” olmadığını, kaliteli ve güvenilir içeriği değerlendirmeye yardımcı olan bir çerçeve olduğunu belirtiyor.

Fakat bence E-E-A-T'yi yalnızca SEO tekniği olarak görmek eksik kalıyor. Çünkü “Kime inanıyoruz?”, “Kimin deneyimi uzmanlık olarak kabul ediliyor?”, “Kimlerin bilgisi otorite sayılıyor?” soruları aynı zamanda sosyal yapıyla ilgili sorular.

E-A-T ve E-E-A-T Arasındaki Fark Nedir?

EAT olarak bilinen ilk yaklaşım üç temel unsurdan oluşuyordu:

- Expertise – Uzmanlık: İçeriği hazırlayan kişinin konuya ilişkin bilgi ve yeterliliği.

- Authoritativeness – Otorite: İçerik üreticisinin veya kaynağın konu alanındaki itibarı ve tanınırlığı.

- Trustworthiness – Güvenilirlik: Bilginin doğru, şeffaf ve güvenilir biçimde sunulması.

Google daha sonra buna Experience – Deneyim unsurunu ekledi. Bunun önemli bir nedeni var: Bazı konularda yalnızca akademik veya mesleki uzmanlık yeterli olmayabilir. Bir insanın doğrudan yaşadığı deneyim de konu hakkında anlamlı bir bilgi kaynağı olabilir. Google'ın kendi örneğinde, bir muhasebe konusu için uzmanlık önemliyken, bir ürün veya hizmetin kullanım deneyimini anlatan gerçek kullanıcıların deneyimleri de değer taşıyabilir.

Buradan toplumsal cinsiyet meselesine geçmek oldukça anlamlı.

Örneğin kadınların iş yaşamında karşılaştığı bakım yükünü yalnızca bir istatistik tablosundan okumak başka, bu yükü bizzat yaşayan insanların deneyimlerini de araştırmaya dahil etmek başka bir şeydir. Ancak burada da önemli bir denge vardır: Kişisel deneyim değerlidir ama tek başına bütün toplumu temsil ettiği anlamına gelmez.

Bu yazıda benim kişisel yaşam deneyimim varmış gibi bir anlatı kurmuyorum. Kişisel deneyim uydurmak E-E-A-T'nin “Experience” unsurunu karşılamak değil, tam tersine güvenilirliği zedelemek olur. Bu nedenle deneyim boyutunu, araştırmalarda yer alan gerçek katılımcıların deneyimleri ve belgelenmiş toplumsal örnekler üzerinden ele alıyorum.

Toplumsal Cinsiyet E-E-A-T'yi Neden İlgilendiriyor?

İlk bakışta E-E-A-T ile toplumsal cinsiyet arasında doğrudan bir ilişki yokmuş gibi görünebilir. Fakat “uzman” olarak kabul edilmek bile toplumsal kurumların işleyişinden bağımsız değildir.

Tarih boyunca kadınların akademi, bilim, siyaset, hukuk ve iş dünyasındaki konumu birçok toplumda erkeklerden farklı olmuştur. Bu durum yalnızca kadınların bu alanlarda bulunma oranını değil, ürettikleri bilginin nasıl algılandığını da etkileyebilir.

Üstelik mesele sadece “kadınlar yeterince temsil ediliyor mu?” sorusundan ibaret değil. Hangi kadınların temsil edildiğini de sormak gerekiyor.

Örneğin beyaz, orta sınıf ve üniversite mezunu bir kadının iş yaşamındaki deneyimi ile düşük gelirli, göçmen, etnik azınlığa mensup veya bakım sorumluluğu ağır basan başka bir kadının deneyimi aynı olmayabilir. National Academies'nin kadınların STEMM alanlarındaki temsiline ilişkin değerlendirmeleri de kadınların deneyimlerinin ırk, sınıf, kariyer aşaması ve kurum türü gibi faktörlere göre farklılaştığını vurguluyor.

Dolayısıyla “kadınların deneyimi” diye tek ve homojen bir kategori oluşturmak doğru olmayabilir.

Kadınların Deneyimleri Neden Tek Bir Hikâyeye Sığmaz?

Kadınlar hakkında konuşurken bazen iyi niyetli olsa bile genelleme yapma tehlikesine düşüyoruz.

“Kadınlar iş yerinde bunu yaşar.”

“Kadınlar bakım işlerini üstlenir.”

“Kadınlar erkeklerden daha fazla fedakârlık yapar.”

Bu cümlelerin arkasında gerçek toplumsal örüntüler bulunabilir. Ancak hiçbir kadın grubunun deneyimi diğerinin aynısı değildir.

Örneğin Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) 2024 verileri, dünya genelinde bakım sorumlulukları nedeniyle işgücünün dışında kalan yaklaşık 748 milyon kişiden 708 milyonunun kadın olduğunu ortaya koyuyor. ILO ayrıca kadınların işgücüne katılımının önündeki bakım kaynaklı engellerin eğitim, kırsal yaşam, iş olanaklarının sınırlılığı ve bakım hizmetlerinin yetersizliği gibi faktörlerle birleşebildiğini belirtiyor.

Bu rakam bize önemli bir şey söylüyor: Sorun yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacak kadar yapısal.

Fakat aynı zamanda her kadının aynı biçimde etkilendiğini söylemiyor.

Varlıklı bir ailede yaşayan ve ücretli bakım hizmeti satın alabilen bir kadınla, çocuğuna veya yaşlı yakınına bakmak için işini bırakmak zorunda kalan düşük gelirli bir kadının seçenekleri aynı değildir.

Dolayısıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sınıf faktöründen kopardığımızda önemli bir bölümü kaçırırız.

Sınıf: “Seçim” Dediğimiz Şey Gerçekten Herkes İçin Seçim mi?

Sosyal sınıf E-E-A-T açısından da düşündürücü bir kavramdır.

Bir içerik “İş ve aile hayatını dengelemek için dışarıdan yardım alın” diyebilir. Peki herkesin ücretli bakım hizmetine erişimi var mı?

“Yeni bir meslek öğrenmek için kursa katılın” denebilir. Peki herkesin bunun için zamanı ve ekonomik güvencesi var mı?

“İş değiştirmekten korkmayın” denebilir. Peki kira, borç, çocuk bakımı ve sağlık giderleri olan bir kişinin iş değiştirme özgürlüğü ne kadar geniştir?

Bunlar yalnızca bireysel motivasyon soruları değildir. Sosyal yapıların bireysel seçenekleri nasıl biçimlendirdiğini gösterir.

ILO'nun bakım ekonomisi çalışmalarına göre ücretsiz bakım emeğinin yüzde 76,2'si kadınlar tarafından gerçekleştiriliyor. Bu bakım emeği çocuk bakımı, yaşlı bakımı, ev işleri ve desteğe ihtiyaç duyan kişilerin bakımını kapsıyor.

Bu nedenle “Neden daha fazla çalışmadı?” sorusundan önce “Çalışabilmesini sağlayacak sosyal ve ekonomik koşullar mevcut muydu?” sorusunu sormak daha açıklayıcı olabilir.

Irk ve Etnisite: Aynı Cinsiyet, Farklı Toplumsal Deneyimler

Irk ve etnisite faktörü devreye girdiğinde tablo daha da karmaşık hale geliyor.

Sosyolojide kesişimsellik (intersectionality) kavramı tam olarak burada önem kazanıyor. Kimberlé Crenshaw'ın çalışmaları, özellikle siyah kadınların deneyimlerinin yalnızca “ırk” veya yalnızca “cinsiyet” üzerinden açıklanamayacağını ortaya koymuştu. National Academies de kesişimselliği, farklı toplumsal eşitsizlik biçimlerinin insanların yaşamında birbirinden bağımsız değil, kesişerek etkide bulunması şeklinde ele alıyor.

Bu yaklaşım bize basit ama güçlü bir soru sorduruyor:

Bir insan hem kadın hem de etnik veya ırksal bir azınlığa mensup olduğunda, yalnızca “kadınların yaşadığı sorunlar” başlığı yeterli olur mu?

Araştırmalar çoğu zaman bunun yeterli olmadığını gösteriyor.

Örneğin ABD'de kadınların ücretli ve ücretsiz emeğini ırk ve etnisiteyle birlikte inceleyen 2024 tarihli Oxfam America ve Prosperity Now araştırması, özellikle renkli kadınların ücretli çalışma ile ücretsiz bakım sorumluluklarının kesişiminden orantısız biçimde etkilendiğini inceliyor. Araştırma aynı zamanda uygun fiyatlı bakım hizmetlerine, işyerinde esnekliğe ve adil ücrete erişimde yapısal engeller bulunduğuna dikkat çekiyor.

Bu nedenle “kadınların sorunu” olarak gördüğümüz bir mesele, aslında kadınlar arasında da eşitsiz biçimde dağılabilir.

Bakım Emeği, Kadınlık ve Toplumsal Normlar

Bakım emeği bu tartışmanın merkezinde duruyor.

Toplumların önemli bir bölümünde çocuk yetiştirmek, yemek yapmak, yaşlılara bakmak ve evin duygusal yükünü taşımak kadınlıkla ilişkilendiriliyor. Bu durum sadece kadınların davranışlarından kaynaklanmıyor; aile, işyeri, medya, eğitim sistemi ve kültürel normlar da bu beklentileri yeniden üretebiliyor.
 
Üst